okulu özledim….

August 23rd, 2007 by admin

Tatile buralarda devam ediyorum sabah şekerlerim. Bugünlerde okulumuzun tanıtımı dikkatimi çekti biraz ondan konuşayım dedim. duyduklarıma göre yeni yeni öğrenciler geziyormuş. bazıları da kız peşinde koşuyormuş.

Pazarlama-satış da tavan yapıcak gibi görünüyoruz bu sene. Belki bir ödül bile kazanabiliriz. Ürünlerimiz şöyle güzel, topraklarımız şöyle verimli, bir sürün 4 yıl da keyfini sürün kampanyaları kol geziyor.

Merak ediyorum da okul kaç para veriyor sizlere 1 haftalık tanıtım için? Para veriyor di mi bu arada :D
Şimdi sizi yağlayalım gelince de siz bizi yağlarsınız deseler daha açık olacak halbuki.

ne kadar çok sevenim varmış şimdi anlıyorum. okuldan uzak olduğum için saçmaladığım yazılara bile yorum üzerine yorum geliyor. okul başlayınca duyduğum, bildiğim her dedikoduyu buraya yazınca neler olacak çok merak ediyorum.

bloglarınızdaki temaları görüyorum. sizlere çok özeniyorum aslında. siteyi hazırlayan arkadaşım tatilden dönünce onunla konuşup şöyle ilginç bi şeyler yapmak istiyorum. pembeli falan gay gibi.

bodrum bodrum

August 23rd, 2007 by admin

evet canlarım, tatilden döndüm. şu 1 ay içinde kantinden ve lijırdan uzak kaldım. yaz okulundaki dedikoduları kaçırdığıma
yanıyorum.

duyduklarıma göre okul bayağı bir hareketliymiş. etrafta bir sürü
yeni çift dolaşıyormuş. blogları uzun süredir takip edemedim olsun fazla bir şey kaçırmamışımdır. Yalnız birkaç kişiden gerekliliğime laf gelmiş, onlara da burdan tatilin de gerekli olduğunu iletiyorum.

Ahhh tatil ne kadar güzeldi.Deniz,güneş,partiler… Birsürü şey aldım,her yaz olduğu gibi hint kınasından dövmemi de yaptırdımm normaline cesaret gerek tabi şekle karar versem onu da yaptırıcam. Buraya 2 gün önce döndüm, fakat şimdiden çok özledim.

Neyse, beyler bayanlar. gereklinin karnı gerçekten çok aç. Şimdiden bütün ayrılanlara geçmiş olsun diyor. Vanessa’ya sevgiler.

saç’ma sapan…

August 23rd, 2007 by admin

güzelim o saçlar ne!? ayna görüşün olmadığı gibi arkadaşların da seninle dalga geçiyor olmalı o saçlarla. ne o öyle arkadan  . kendine biraz çeki düzen vermenin zamanı gelmiş bak yazıyorum buraya. e bu da gerekli şimdi di mi ;)

Tuuce’nin Cinayet Geceleri..

August 23rd, 2007 by admin

İş çıkışı bir arkadaşımla buluşup kumpir yedikten sonra eritmek(!) için eve kadar yürüdüm. Kulağımda kulaklık, yürüyüş şarkıları dinlerken birden canım yine film seyretmek istedi. O an, yolun ortasında film versen oturup orada seyrederdim, o derece. Nedir bana böyle birdenbire gelen film dalgası anlamıyorum. Aslında sebep olan kişi kendini biliyor da neyyyysseee.. ) E son 1 haftadan beri o kadar çok filmden konuştuk ki olacağı buydu!

Eve gelince önce çayımı içtim huzura kavuştum. Sonra da Şebelemettin’ime. Açtım Şebelemettin’i, taktım filmi ve başladım seyretmeye. Neden bu kadar çok cinayet filmini sanki bütün günler torbaya girmiş gibi ard arda seyrediyorum anlamıyorum. Kaç günden beri içim dışım cinayet oldu 8-) Demincik bitti film ve yine büyülendim. Hangi film olduğunu sonra anlatırım size ama asıl sorum şu:

Madem bu senaryoyu yazanlar insanı hayran bırakacak kadar etkili cinayetler düşünüyorlar, neden kendileri bu planı kendilerine saklayıp birer katil olmuyorlar? Yoksa hayatta öldürecek kimseleri yok mu? *-)

Filmden sonra hemen uyuma ve rüya görme deneyimlerim devam ediyor. Ben hemen uyuyacağım şimdi. Bakalım bu gece kimleri öldüreceğim veya kim beni öldürecek Ç Aksiyonlu bir gece daha beni bekliyor..

LUCKY NUMBER SLEVIN

August 23rd, 2007 by admin

luckynumberslevin.jpgBir önceki yazımda söylediğim filmdeki Bruce Willis rolü beni kesmedi. Hemen başka bir Bruce Willis filmi seyretmeliyim dedim. Bir de Josh Hartnett, Morgan Freeman ve Lucy Liu da işin içine girince bu filmi seyretme de yanında yat! Aldım Şebelemettin’imi yatağıma, ben de oturdum yastıkların üzerine ve bir güzel seyrettim!

Aslında bu film bende çoktan beri vardı ama dün Akın’ın zorlamaya kaçan kuvvetli tavsiyesi üzerine aklım çelindi ve seyretmenin zamanı geldi diye düşündüm. Nasıl bir filmdi..

Kusursuz bir cinayet filmiydi. Başlarında ne olduğunu anlamakta zorlandım. Bu kimdir ne yapıyordur, haydaaa bu da nerden çıktı, ee diğer adama ne oldu gibi sorular beynimde belirirken bu kadar çok karmaşıklıktan canım sıkılmıştı. Ama ortalarından itibaren tüm bu karışık sahneler bir araya gelmeye başladı ve film iyice sardı. Ve şunu söylemeliyim ki, bir filmin sonunda, film boyunca sürüp giden birbirinden bağımsız gibi görünen sahneler ve olaylar ancak bu kadar güzel birbirine bağlanabilirdi!

Ben bu filmi nasıl seyrettim?

lucky-number-slevin-2.jpgFilm boyunca birdenbire kendimi gözlerim fırlamış, ağzım açık şekilde bulduğum çok oldu. Cinayet sahnelerinde yüksek sesli bir “ııyykkk” +o( efektiyle de apartman sakinlerini meraka sürüklemiş olabilirim. Gecenin bir yarısı olduğu için kulaklıkla seyrettim ve heyecanlı sahnelerde ne kadar ses çıkardım bilemiyorum. Panik stres bir insan olunca böyle bir filmi sıfatınıza uygun olarak seyrediyorsunuz ne de olsa.. Sık sık elim aracılığıyla ağzımı kapattım; çünkü başka türlü kapanmak bilmiyordu. Suratım, S, ^o), *-), beşgeni arasında gidip geldi.

Eğer cinayet, bilmece-bulmaca tarzındaki filmleri seviyorsanız kaçırmayın derim. Film boyunca sarf edilen karizmatik cümleler de hoşunuza gidecek. Mesela;

lucky-number-slevin-3.jpg-Birisi seni öldürmeye çalışıyor.
-Kim?
-Ben.
Vee booommmm.. İzlemeyenler olduğu için bu diyaloğun kimin arasında geçtiğini söylemiyorum. Veya;
“Eğer birisi ilk kez sana “at” derse burnuna bir yumruk patlatırsın; ikinci kez sana “at” derse sen de ona “ayı” dersin; üçüncü kez sana “at” derse belki de alışverişe çıkıp nal alma zamanı gelmiştir.” cümlesi..

Haftasonları geceleri film seyredip yattığımda rüyamda onlarla ilgili şeyler görüyorum. Bence siz de deneyin, ilginç oluyor. Geç saatte izlediğim için izledikten hemen sonra uyuyorum ve kendimi o filmin içinde buluyorum. Yarın da geçen hafta seyrettiğim bir filmi anlatırım artık.. Şimdilik bu kadar yeter. ) Vee, sağol Akın, dediğin kadar varmış kırk yılda bir doğru bir şey söyledin Ä

Perfect Stranger

August 23rd, 2007 by admin

perfect-stranger.jpg Yazıma başlarken, öncelikle üzgün ve süzgün olduğumu belirtmek isterim. Bu staj yüzünden ne internette doğru dürüst zaman geçirebiliyorum, ne arkadaşlarımın bloglarına girip yorum yapabiliyorum -ki günlerden beri aklımda olduğu halde-, ne kendi siteme zaman ayırabiliyorum, ne de bırakın sitemi kendime zaman ayırabiliyorum. Bugün Cuma ya, hadi dedim kendime zaman ayırayım da film seyredelim annemle şöyle bi güzel. Hafta ortasında aldığım onlarca filmden birini taktık bilgisayara. Öylesine seçilmiş bir film değildi tabi, Cuma gününe yakışır bi film olması lazımdı ki bu, içinde Bruce Willis‘in olacağı bir film anlamına geliyordu. Bir de Halle Barry işin içine girince, ohoo bundan iyisi Şam’da kayısı. Filmi seyrederken de kayısı yedim, ilginç..

Halle Barry’yi Gothika ile tanıdım, sevdim; o film de başlı başına bir konu zaten. Bruce Willis’i doğduğumdan itibaren sevmiştim. Onun için doğmuşum adeta ama sanırım benim varlığımdan haberi bilem yok Sakın Ediz‘e söylemeyin hee! [Bilmeyenler için ==> tıklayın, bilin.] Neyse, ben “Perfect Stranger” filmine geçeyim..

Artistlerine bakarak ağzımızın suyu akar bi şekilde geçtik filminperfect-stranger-2.gif
karşısına. Lâkin başları sarmadı, ortalarına doğru sarar gibi oldu, orta-son sahnelerinde biraz daha sardı ama bu sarma meraktan doğan bir sarmaydı, sonunda ise resmen sarmaktan öteye geçti donup kaldık Gerçi film başlamadan önce imdb‘den ortalamasına bakmıştım ve harika bir şey beklemiyordum. Genel itibariyle vasattı ama kesinlikle ilginçti ve beklenmedik bi sonu vardı. Şimdi aslında “beklenmedik bi sonu vardı” cümlesi olan film yorumlarına gıcık kaparım ama aynısını ben yaptım 8-) Bu cümleyi okuyan insan zaten en beklenmedik sonu düşünmekten filmi seyredemez! Muhtemelen size yaptığım şey de bu oldu -tabi filmi seyretmeyi düşünüyorsanız-. Bu filmde başka artistler oynasaydı, “benim için zaman kaybı oldu” diyebilirdim ama bu şartlar altında diyemeyeceğim. Buradan da oyuncuların, vasat bir filmin çekici hale getirilmesinde oynadıkları rolü görüyoruz. Ama yine de bir filmden sonra bir insanoğlunun o filmi seyrettiği için nasıl zevkinden şüphe duymasına sebep olunur ve bir film nasıl mükemmel bir şekilde ezilebilir, tam film sırasında mesaj atan Cem arkadaşımızdan öğrenebiliriz. Filmden sonra cevap attığımda işte gelen yorum:

“İğrenç bir filmdi o ya… ben sinemada izlemiştim. bruce ‘ben yan sete gelmiştim, ne işim var bu filmde’ der gibi duruyordu… halle’yi de zaten sevmem.”

Peekiii, bu filmi size tavsiye etmek çok isterdim ama o kadar küfür almaya hiç niyetim yok. He benim gibi artist meraklısıysanız, biraz da gerilmek istiyorsanız kaçırmayın derim.

Linkin Park Bir İnsanın Ruhsal Durumunu Nasıl Anlatır?

August 23rd, 2007 by admin

linkin-park.jpgI tried so hard and got so far
But in the end it doesn’t even matter
I had to fall to lose it all
But in the end it doesn’t even matter

sözleriyle yine şööööyle bir geçmişe döndüm biraz önce. Linkin Park diye adlandırılan şu yandaki muhteşem grup lise son sınıfta girdi hayatıma. Daha önceleri benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Yukarıda yazdığım sözlerde adam bir şey için çok uğraştığını, çok çaba harcadığını hatta düşmeyi bile göze aldığını; ama sonunda bütün bu çabalarının hiçbir işe yaramadığını, hepsinin boşa gittiğini ve başladığı yere geri döndüğünü söylüyor. Lise sonda geometri testleri çözerken dinlediğim bu şarkı sadece hoş bir ritimdi benim için. Onun dışında pek bir şey ifade etmiyordu; çünkü ben o zamana kadar hangi konuda uğraşsam sonucunu alıyordum. Hiçbir çabamın boşa gittiğini görmemiştim henüz. Fakat lise hayatının bitmesi ve yeni ortamlara girmemle birlikte bir çok şey gibi bu durum da değişti. Bir çok konuda ezberim şaştı. Yeni insanlar, yeni olaylar, daha önce hiç karşılaşmadığım tepkiler, düşünceler vs. Bunlara uyum sağlamam kolay ve çabuk oldu olmasına ama bununla doğru orantılı olarak bende bıraktığı şaşırtıcı etki de o kadar fazla oldu. Çok değil daha 2 sene oldu ama ben bu süre içerisinde o kadar çok değişik insan, değişik düşünceler, ilginç -yoksa acayip mi demeliyim- tavırlarla karşılaştım ki, onları anlamaya çalışmaktan kendimi anlamaya ve kendim üzerinde düşünmeye fırsatım kalmadı. Ne istiyorum, nasıl insanlarla birlikte olmak istiyorum, nasıl bir çevre istiyorum, nasıl bir iş & nasıl bir ortam istiyorum, nerede & kimlerle daha çok mutluyum sorularından çok değip değmeyeceğini bilmediğim insanlar hakkında o ne istiyor, o nasıl mutlu olur, acaba neden bunu yapıyor, neden böyle düşünüyor soruları üzerine düşündüm. “Dünyayı değiştiremeyeceğimi anlayınca kendimi değiştirmeye karar verdim” sözü altında her ne kadar ezilmek istemiyorsam da dünyayı değiştirmeye de çalışmadım. Sadece dünyada benimle aynı doğrultuda düşünüş ve yaşayış tarzı olan insanlarla birlikte olmaya çalıştım. Çoğu zaman başarılı oldum ve zor durumda olsam arayacak onlarca arkadaşımın olmasını buna borçluyum. Başarılı olduğum zamanlarda yukarıdaki şarkı sözlerinin aksine çabalarımın her şeye değdiğini düşündüm. Ama son 2 seneden beri başta tek tük olsa da son aylarda kendini göstermeye başlıyor bu başarımdaki düşüş.

Artık çabalarımın aslında bir şeye değmediğine inandığım zamanki duyduğum öfkeden bıktım. Bu öfke neye? Bütün bunlara izin veren kendime mi, bilinçsizce kaybettiğim zamana mı, her şeyin kendi etraflarında döndüğünü zanneden ve her söylediğimi üstüne alınan insanlara mı, yoksa öfkenin kendisine mi..? Fazla söze gerek yok (bu kadar yazdıktan sonra denecek laf değil ama ^) ) deyip Linkin Park’ın sözleriyle bitiriyorum yazımı: “I become so numb…”

Bu benim şahsi kanaatim

August 23rd, 2007 by admin

Shuffle güzel bir şey… bu kadar.

Evanescence - Amy Lee Ne Anlatmak İstiyor?

August 23rd, 2007 by admin

Bu yazıyı internette görünce hayran kalmıştım, gülmekten kırılmıştım ve ne kadar doğru olduğunun farkına varmıştım. Evanescence’ı hepimiz bir şekilde ya dinlemişizdir, ya da dinlemeye maruz kalmışızdır -sevmiyorsak kendilerini-. Bilmiyorum fark ettiniz mi ama aşağıdaki yazıda da görebileceğiniz üzere hatun sürekli ölümden bahsediyor! Peki hangi şekillerde bakalım (internetten bulduğum için İngilizcesini yazacağım önce):

“… death, dying, someone else dying, someone who has died, Jesus, love, loving someone who is dying, being in love with someone while dying, dying while trying to love someone, someone dying while crying, dying while trying to love someone who is dying, dying outside, thinking about dying, pretending to die, sleeping and dying, trying not to sleep while loving something while dying, dying while dying, coming to life and dying, dying again, and of course angst.”

“… ölüm, ölmek, başka birinin ölmesi, ölmüş olan biri, İsa, aşk, ölen birisini sevmek, ölürken birisine aşık olmak, birini sevmeye çalışırken ölmek, birinin ağlarken ölmesi, ölen birini sevmeye çalışırken ölmek, dışarıda ölmek, ölmekle ilgili düşünmek, ölüyor gibi yapmak, uyumak ve ölmek, ölürken bir şeyi severek uyumamaya çalışmak, ölürken ölmek, hayata geri dönmek ve ölmek, tekrar ölmek, ve tabi ki korku.”

Ne kadar yerinde bir tespit olmuş, değil mi? Ç

Sakarlığın Bu Kadarı!

August 23rd, 2007 by admin

    Her şey 2 hafta önce başladı. Önce hafif ayak burkulmalarıyla kendini belli eden sarsıklık hâlim, son günlerde hat safhada. Özellikle bu hafta kendimi aştım sarsıklık ve sakarlık konusunda! İşte bir kaç örnek:

1) Evin içinde yürürken resmen önümde duran cisimlere çarpıyorum. Kova, terlik, sandalye hiç fark etmez; Tuğçe önüne çıkanı affetmez!
2) Geçen gün resmen sandalyeyle ayağımın üzerine oturdum. Nasıl becerdim ben de anlamıyorum. Önce sandalyeye oturdum ama baktım ki masaya yeterince yakın değilim, sandalyeyi çekeyim derken ayağımın üzerine çekmişim bir de pat diye oturunca ayağım ezildi. Güleyim mi ağlayayım mı inanın karar vermekte güçlük çekiyorum..
3) Evin içinde yürürken karşıda duran dolabın kapağının açık olduğunu göre göre gidip çarptım! Sonra da kızıyorum, bağırıp çağırıyorum “Kim bunu açık bırakıyo yaaa kapakları niye yapmışlar? Kapatılsın diye!” diyorum. İşin en kötü tarafı ise annemden aldığım “e sen açık bıraktın Tuğçee” cevabından sonra suratımın aldığı şekil..
4) Siz hiç yatağını toplarken bileğini burkan biri gördünüz mü? İşte tam karşınızda duruyor!
5) Yazlık bluzları niye severiz? İncedir, giymesi çıkarması kolaydır, bi damlacık bişeylerdir genelde. Ama nedense ben bugünlerde bu bluzları giymekte zorlanıyorum! Kafamı bluzun içine sokuyorum; fekat gel gör çıkaramıyorum! İçinde kalıyorum!

Evde ve dışarda yürürkenki ayak burkulmalarımı veya elimi bir yerlere sıkıştırmalarımı saymıyorum bile. Biliyorum, geçici bir durum ama geçene kadar gayet sinir bozucu. Ama bir yandan da annemin “aman Tuğçe sen bırak”, “aman Tuğçe ben yaparım sen elleme, git kendine ve çevrene zarar vermeyeceğin bir yerde sadece otur” gibi güzel cümlelerini işitiyorum ve bir çok işten yırtıyorum Ç Yine de söyleyeyim; ben aslında böyle sakar değilimdir, beni yanlış tanımanızı istemem. Valla..